Bir İstanbul Masalı (Erguvan Kokulu Kadınla Dans)

Kağıt ve mürekkebe olan aşkımı herkes bilir. Bana göre kağıda basılmış bir yazı ölümsüzlüğün bir parçası olmaktır. İşte buna en güzel örneklerden biri geçenlerle  İstanbul’da düzenlenen Word Tourism Forum‘da  hazırlanan Blogbook oldu. Bir çok başarılı gezi yazarının yanında benim de bu kitapta İstanbul ile ilgili bir yazım basıldı. Üstelik Türkçe, İngilizce, ve Almanca’ya çevrilen bu kitap bana çok büyük onur ve mutluluk verdi.Bizi bazen bizi sıkan, boğan, yoran ve korkutan bu şehri haydi anlat dediklerinde ruhumun derinliklerinden Bambaşka Bir İstanbul Masalı çıktı. İçinde yaşamaksak güzel şehir aslında galiba?

Bir İstanbul Masalı

ERGUVAN KOKULU KADINLA DANS

        İri dalgalı saçlarını savururken evguvan kokusundan tanırsın onu. Ve bir kez tanıdın mı artık hiç unutamazsın… İstanbul, bir kadındır yaşsız ve çağlar ötesi. Çok öncesinden bugüne ve sonsuza dek anlatacak öyküleri hiç bitmeyen bir kadın. En büyük aşkların, hüzünlerin ve sevinçlerin müsebbibidir O.

     Bir gün Yıldız parkında çıkar karşına. Yeni tomurcuklanan rengarenk lalelerin arasında görürsün. Başka bir gün, Yeni Cami içinde namaz kılan nur yüzlü bir ihtiyarın fısıldamasındadır. Yankılanır çinilere vurdukça duaları. Gül kokuları arasında bir de bakarsın ki çiçek pazarında saçına gülhatmi takmış bir çingene kılığında.

   İstanbul kadındır çağlar öncesinden çağlar ötesine akan. Tıpkı iki yakasını sıkı sıkıya bağlayan köprüler gibi birleştiren tüm inançları. Kuzguncuk’ta 3 inancı aynı karede görürken, ve Kanlıca’nın yalıları göz kırparken Asya’dan Bebek sahilindeki Avrupalı komşularına, bir kadın ancak bu kadar kucaklar koşulsuz ve karşılıksız fedakarca tüm aşıkları.

  Gün olur bir amazondur yüksek gökdelenlerde Levent’in , Kavacık’ın, Ataşehrin sırtlarında. Ya da dünyanın en büyük havalimanını planlayan bir mimar kılığında çıkar karşına. Gözlerindeki zeka pırıltısından anlarsın geleceği ellerinde tuttuğunu. Güçlü iradesiyle nice erkeğe meydan okurcasına bakar. Geçmişin hamuruyla geleceği mayalar marifetli parmaklarıyla.

   Bu 7 tepeli şehrin her köşesinden çıkıverir karşına. Beyazıt Kulesinin aşkına şahitlik etmiş te yüzyıllardır, Kızkulesi’nin o mağrur duruşuna bir şeycikler dememiştir ya. İşte o zaman anlarsın. İstanbul bir kadındır. Aya ve güneşe aynı anda aşık olmuş, sevdasını nakış nakış işlemiş Sinan’ın parmaklarında.

Piyer Loti’de içilen son ince belli bardağın şıkırtısıdır o. Güneş batarken tıpkı altın boynuzlu Haliç’in rengindedir saçları.

   Karlar altında öylesine masum gözükür ki beyaz gelinliğiyle, aşkını bekleyen bir gelin sanırsın bir anda onu. Ve kanat çırpan bir martının rüzgarından tanırsın. Ve yaz gecelerinde şarkı sesleridir hep bir ağızdan Yenikapı rıhtımında masalardan yükselen. Tıpkı Çiçek pasajından çıkmışsın da hafif çakır keyifken, ilk aşkını görmüş gibi sus pus oluverirsin bazen ona bakarken.

   Neşeli kahkahaları kimi zaman kaybolur ultra modern bir alışveriş merkezinin uğultusu içinde. Nadir bir ipekli kumaşı tutar sanırsın ellerin Kapalı Çarşının sıra dükkanlarında. Dünyanın dört yanından elleri ellere değdirir Mahmutpaşa’da.

   Ramazan akşamlarındaki sabırsız telaşesi ele verir kadınlığını. Huzura erdiğinde verdiği huzurdur yankılanan yüzlerce minaresinden sabah ezanlarında.

Bakarsın bir gün, Eleni’nin yaktığı mumlar kadar titrektir elleri Büyük adada Aya Yorgi’de veya Fener Rum Patrikhanesinde.. Sonra hırçın bir bakışıyla lodosa tutulmuş bir balık oluverir Galata köprüsündeki balıkçının oltasında.

Bir gördün mü her şekilde oltaya gelmişsindir artık. Dünyanın neresine gitsen unutamazsın. Erguvan kokuları hasretin olur. Şehir hatları vapuruna bir kez bindiysen boğazı geçerken, 40 yıl hatırı kalır bu dilberin elinden bir kahve içtiysen eğer. Ve Mevlana’nın ‘gel ne olursan ol yine gel’ sözünü hatırlarsın her uzak gittiğin diyarda yeniden.

   Ancak bir anne bu kadar mağrur olabilirdi Saray Burnu’ndan bakarken evlatlarına. Altın şehir Üsküdar’ın camlarına vurmuşken akşam ışıkları, bir şiir olur Orhan Veli’nin dilinden dökülür mısralara. ‘Ağlar çekiliyor dalyanlarda, bir kadının suya değiyor ayakları, İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı’

Valide sultan edasıyla süzer bazı zamanlar da etrafı. Beyaz tülbentini bir kez örttü mü boğazın saçlarına, bir yakadan bakar da diğerini göremezsin. Üfleyip kaldırmadan gözlerindeki perdeyi kavuşulmaz su yoluyla diğer yakaya.

Öyküler fısıldar sulara gömülmüş Yerebatan Sarnıcı sessizce Bir İstanbul Masalı anlatır. Daha evvel binlercesi aşık olmuş bu şehre sen gibi ilk gördüğünde. Sırlarını görürsün loş sular altına gömülü. Bin yıllara meydan okuyan hikayeleri vardır.

Peygamberin müjdesindeki şehirdir İstanbul. 21 Yaşında bir yağız delikanlının aşkıdır, uğruna karadan yürüttüğü onca gemiyi ve yeniçeriyi. Ve gönlününü feth edip yeni bir çağ açan tarihin tozlu yapraklarına.

   Ne yana baksan başka bir kılıkta karşılar seni. Gecenin geç saatinde boğazdaki eğlence aleminde bir rakkasedir kıvıran parmakları. Tadı damağında kalır, bilmezsin lezzetin kebabın, balığın, mezenin değil de sahibinin parmağından olduğunu.

Eritme peyniriyle bol susamlı gevrek bir İstanbul simidinin lezzetini tattıysa eğer dudakların bir kere, artık hiç bir lezzet öpücüğü unutturmaz sana o damak tadını.

Anne evi gibidir Mısır çarşısının kokuları tıpkı. Her devde deva baharatlar saklıdır bohçasında bu büyülü kadının.

   Tıpkı kollarında farkında olmadığındır mesudiyetinin. Ve uzaklaştığında yavaşça ağırlaşan hasretler gibidir yokluğu. Yamacındayken şöyle bir dönüp bakmazsın da, dünyanın öbür ucunda aklına düşer hala akıyor mu Karadeniz’in suları Marmara’ya?

Beyaz kelebekler gibi yelkenliler uçuşur kimi zaman sahillerinde. Tıpkı bir genç kızın ilk aşk heyecanıdır sanırsın. Mağrur şilepler geçer yararak ustaca manevralarla kalbinin tam ortasından. Sessiz bir olgunlukla yaralarını sarar, kapatır boğazın sularıyla bu kadın.

   Güzelliğine düşkün bir kadındır aman ha! Modanın, zarafetin merkezinde durur her daim. Kimi zaman sabaha kadar açık bir çarşının içinde dolaşır ellerinde dünya markası. Erguvan kokusu olmasa bilmezsin O mu başkası mı bu kılıktan kılığa giren aşifte. Tıpkı erguvan ağaçları gibi hiç yapraklanmadan açar birden. Sarar sarmalar seni soğuk kışın kollarından alıp baharın kucağına.

Bir bakarsın, bedesten kuyumcularının vitrininde ışıldayandır O. Altın bir kolyenin en yakıştığı andır gerdanlardaki. Kulaklarında küpedir çok eski bir eski türkünün nağmeleri. ‘İstanbul’dan Üsküdar’a yol gider, hanımlara deste deste gül gider…’

   Ve Dolmabahçe sarayına bakıp ağlar hala kan çanağına dönmüş gözleriyle her 10 Kasım’da. Ata’sı avuçlarından kayıp giderken hiç bir şey yapamamışlığın utancı hep kalbini sızlatan bir kadındır o. Boğazın sularında 29 Ekim’lerdeki ışık seli unutturur yalnız mahcubiyetini. Haklı gururudur Cumhuriyetin. Açık alnıyla dimdik geleceğe bakan aydınlık kızlar gibidir işte o zamanda.

 İstanbul bir kadın, bir ana, bir yardır aslında. İlk görüşte aşktır, son satırındaki notadır hep mırıldandığın. Büyülü öyküleriyle bin bir gece yaşadığın. Bir defa erguvan kokuları içinde elini aldın mı avuçlarına, ömrün boyunca hiç unutamadığın.

 

Gezmeye bahane arayan, sebep yoksa icat çıkartan, yol olmazsa gökyüzüne merdiven dayayan, sineğin yağını hesaplayıp sırf gezme olsun diye öküz altında buzağı arayanların sayfası. Öyle çok fazla ansiklopedik bilgi yok.(Bir Wikipedia değiliz yani). www.kutubaligi.com. Açık bir vizyonu, gizli bir misyonu var. Gizli görev şu; Ben gezdim sen de gez, sen gördün o da görsün. O görmüş öteki de yazsın, beriki tatsın, onunkisi söylesin. Maksat 'bak balık bile kavağa çıkmış, biz ne duruyoruz' hissi yaratmak, dış mihrakları yakından aratmak. Gaz vermek, haz almak.Slogan neydi? Gezmeyelim de taşa mı dönelim;)

1 Yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir